Uzun ve dondurucu soğuklarla geçen kışın
ardından tüm sıcaklığı ve tatlılığıyla bir anda gelen bahar, tabiat gibi
Ahmet' in de ruhunu canlandırmıştı. Bütün bir kışı mübalağasız uyuyarak ya da
uyuklayarak geçiren kahramanımız, bahara hızlı girmişti. Baharın müjdecisi
nergis ve sümbüller gibi açmış, etrafına neşe ve canlılık saçıyordu.
Fakültenin açıldığı Ekim ayından
bu yana sadece beş, on gün -o da yemekhanede ucuza yemek yemek için- okula
gelen adamımız, son bir haftadır hiç bir dersi kaçırmıyordu. Ahmet' teki bu
keskin ve çarpıcı değişimin nedenini ilk önce hiç kimse tahmin edemezken kısa
süre sonra gerçeğe yakın ilk yorumlar gelmeye başlamıştı. Başlarda bu yorumlara
gülümseyerek karşılık veren Ahmet, sonunda gerçeği itiraf etmişti: Aşıktı.
Lisede
Edebiyat Hocasının kullandığı bir söz vardı:"Nisan Mayıs ayları, gevşer
gönül yayları" diye. Ahmet' in de çok uzun zamandan beri gergin olan gönül
yayları gevşemiş, bu sayede şarkılarda dinlediği ela gözlü, nazlı dilberini
bulmuş ya da bulduğuna inanmaya başlamıştı. Çekingen ve mahcup göz temaslarıyla
başlayan kıvılcımlar, merhabalarla parlamış, sıcak, samimi ve güler yüzlü
sohbetlerle alevlenmişti. İlerleyen zamanlarda yeni bir aşamaya geçilmesi
gerekliliği konusunda taraflar adeta gönül gözleri ile anlaşmış olduğundan,
Ahmet' in dışarıda buluşma teklifi hiç düşünülmeden, derhal kabul görmüştü. Bu
durumdan da cesaret alan Ahmet, planlamış olduğu yemeğe çıkma fikrinden anında
çarkedip birlikte hafta sonu oynanacak derbiye gitmeyi teklif etti. Bu teklif
te hiç düşünülmeden kabul edildi. Esasen o dakikada önemli olan, yeni bir
aşamaya geçilmesi yani tarafların birbirine özgür ve cesurca açılması, ilişkide
bir adım daha atılarak adını koyma çabalarına girişilmesi idi. Bunun dışındaki
her şey ancak teferruat olabilirdi. Söz kesildi: 20 Nisan 1997
O gün eve dönene kadar yolda geçen
zamanı Ahmet, pek çok şey gibi hiç unutmayacaktı. Bindiği araçlar, dolmuş ve
otobüs değildi. Bulutların üstünde, kâh yürüyerek kâh atlı arabalarla yolculuk
etmişti sanki. Çevresine ve insanlara karşı, bugüne kadar hiç duymadığı ölçüde
büyük bir ilgi ve sevgi duyuyordu. Mahalleye varınca esnafı selamladı, sigara
içmek için parka gitti. Yarım saat içinde üç dal sigara içti. Sigaradan aldığı
keyifle etrafa göz gezdirmeye başladı. Bankın etrafına kuşlar yesin diye
saçılmış ekmek kırıntılarına dikkat kesildi. Bu kırıntıları kan ter içinde
yuvalarına taşıyan karıncaları izledi bir süre gıpta ile. Allah' ın işine bak
sen "kime niyet, kime kısmet" diye geçirdi içinden. Parkın diğer köşesinde
gürültü ile oynayan çocukları ve peşlerinden koşturan annelerini izledi.
Montunun yakasına bir şeyin düştüğünü görünce yukarı bakındı, tepesinde
cıvıldaşan serçeleri gördü. Ağaçların yaprakları arasında yakalamaca
oynuyorlarmış gibi kıpır kıpırdılar. Bankın üstünden arkaya atlayıp eve dönmeyi
isterken ayağı yumuşak bir toprak parçasına değdi. Dönüp baktığında adını
bilmediği, sarı ve pembe tonlarda renkler barındıran bir çiçeği ezdiğini fark
etti. Eğilerek boynu bükülmüş çiçeği düzeltmeye çalıştı. Bu işi de bitirdikten
sonra sebepsiz yere dönüp son bir kez parka baktı. Daha birkaç ay önce
cansız,sessiz ve terkedilmiş bir şekilde duran bu alana ne olmuşta böyle
canlanmıştı. Şimdi kendisine mucizevi gelen bu değişimler hep bahar denen
mevsimin eseriydi. "Ne kerametliymiş bu bahar canım, yalnızca çiçekleri,
böcekleri, kuşları değil beni bile diriltti" diye düşünmeye başladı. Demek
dedi kendi kendine. "Öldükten sonra dirilmekte böyle bir şey. Ölümümüz
kış, dirilmemiz bahar gibi olacak." Nasıl olmuştu da bugüne kadar bu
gerçeği böyle yalın bir şekilde fark edememişti hayret ediyordu.
Günler günleri çok çabuk kovalamış
ve beklenen gün gelmişti. Beşiktaş son durakta buluşan çiftimiz, önce bir
şeyler yiyip içebilmek için köy içine yöneldiler. Burada yenilen yarım ekmek dönerden
sonra çaylar aceleyle içilmiş ve artık maçın oynanacağı İnönü Stadına doğru
yola çıkılmıştı. Günlerce büyük bir heyecan ve özlemle bu günü bekleyen ve
konuşacak onlarca şeyi olan Ahmet' in tabiri caizse ağzını bıçak açmıyordu.
Zıpkın yemiş balık gibi nefesi kesilmişti. Aşkın büyülü ortamında belki eli
ayağına dolaşmıyordu ama sözcükleri boğazında düğümleniyordu. "Neyin var,
pek sessizsin" diyen Özlem' e," Hiç, her zamanki halim" deyip bu
durumu espri ile geçiştirmeye çalışıyordu. Ahmet' teki heyecanın ve aptal
aşıklığın farkında olan Özlem, onu biraz olsun yatıştırabilmek için maçtan söz
etmeye başladı. İşte bu narkoz Ahmet' i kendine getirdi. Köyiçinden İnönüye
uzanan yolda Ahmet hiç susmadı. Taraftarların tezahüratları ve şarkıları
eşliğinde bir başka aşkına olan tutkusunu anlattı. O doğuştan Beşiktaşlıydı.
Şerefiyle oynayan, hakkıyla kazananların takımındandı. Siyahla beyaz, ölümle
yaşam gibi sarmıştı hayatını. Şimdi sezonun en önemli maçına çıkacaklardı. Her
zamanki gibi takımlarıyla bütün olup Galatasaray' ı çimlere gömeceklerdi. Stada
kadar şarkılara, tezahüratlara eşlik ettiler. Ahmet, “Neyleyim cebimdeki milyon
doları, sen şampiyon olmayınca. Bazen sevinç, bazen keder Beşiktaşlı olmak
yeter” tezahüratının ikinci nakaratını bilerek “Bazen sevinç, bazen keder senin
sevgin ömre bedel” diye söylemiş ve o anda Özlem’ in gözlerinin içine bakmıştı.
Özlem’ in ayı ve güneşi kıskandıran gülümseyişini, Ahmet ömrünün sonuna kadar
unutamayacağını çok iyi biliyordu.
Maçla beraber her şey çok güzel
başlamış, Beşiktaş 1-0 öne geçmişti. Amokachi'nin 32. dakikada gelen gölünden
sonra oluşan coşkuyla Özlem'e sarılmış, devrenin sonuna kadar el ele, omuz
omuza marşlara, şarkılara eşlik etmişlerdi. Maç Kartal'ın üstünlüğü ile
sürerken hakem Ahmet Çakar, ikinci yarının başlarında atağa kalkmak isteyen
Amokachi' ye, Cimbomlu Bülent'e faul yaptığı gerekçesiyle ikinci sarı karttan
kırmızıyı göstermişti. Tüm stat yıkılıyordu. Faul yapan Çamur Bülent'ken, Kara
Bomba oyundan atılmıştı. Maçın bundan sonraki bölümlerinde de üstünlüğünü
kaybetmeyen Kartal'ı durdurabilmek için maçın sonlarında uydurulan penaltı
sonrası her şey bitmişti. Ne yaparsa yapsın Kartal'a bu maç verilmeyecekti.
Sezon başından beri lehine her türlü hakem hatası yapılan Galatasaray şampiyon
yapılacaktı. İşte bu maç, bu gerçeğin acı bir görünümünden başka bir şey
değildi.
Ahmet' in kaderi de çok sevdiği
"Siyahbeyazlılar"ın kaderine benzeyecekti. Özlem' le ulaşmayı umduğu
evlilik hayali, kısa bir süre sonra büyük aşkıyla beraber yüzüstü
bırakılacaktı. Özlem, sınıftan arkadaşları Semih' le nişanlanmıştı. Bahara
büyük umutlarla, adeta yeniden dirilmişçesine capcanlı, neşe ve coşku
içerisinde giren adamımız, yaz başına gelindiğinde, terkedilmiş, sınıfta kalmış
ve manik depresif bir halde olmasına rağmen yine de şarkısını, tüm kalbiyle
mırıldanmaya devam ediyordu: “Bazen sevinç bazen keder, hayat yaşamaya değer”
