24 Eylül 2013 Salı

SEN ÇOK YAŞA MARTİN (Erkan Çıplak)-(Xarxus Dergisi, 2.Sayı, Sayfa 4-5)

Eskiden, sinema filmlerinin duyurularında yer alan bir tanımlama vardı: “32 kısım tekmili birden” diye. İşte Jack London’ ın Martin Eden’ i böyle bir kitap. Kitapta; yok, yok. Aşk, tutku, hırs, acıma, kavga, yoksulluk, açlık, acı, şöhret, bunalım, intihar… Martin’ in hayatının kısa bir kesitine ustaca sığdırılabilmiş bu kişisel duygular, felsefe, psikoloji, sosyoloji ve edebiyat gibi bilimlerin kuramları altında ışığa tutulmuş ve tartışılmış.
Martin’ in, tesadüf eseri karşılaştığı bir burjuva ailesine öykünmesi ve kızlarına duyduğu sevgi ile başlayan serüveni başından sonuna kadar bir solukta okunabilecek bir akıcılık ve merakla devam ediyor.  Martin’ in -aydınlanma süreci diyebileceğimiz- bu süreçte yaşadıkları inanılmaz. Onun gençliği, enerjisi, azim ve kararlılığı, sabrı insanı etkilerken, geçirdiği duygusal ve zihinsel devinimler ise insanı büyülüyor. Bir şeyi merak ediyorum. İçinizde, Martin’ in, Brissenden ile girdikleri felsefi muhabbetleri sıkılmadan okuyan oldu mu? Ya “Gerçek Pislik” te geçirilen
-Martin’ in hayatımın en güzel gecesiydi dediği-  gecede, Nietche, Schopanhaur, Kant, Helbert Spencer, Berkeley gibi felsefecilere dair yapılan muhabbetten bir şey anlayan oldu mu? Eğer bu sorulara kısmen de olsa “evet” cevabını verebiliyorsanız, rahatlıkla sizin de aydınlanma süreci içerisinde olduğunuzu iddia edebilirim.

London’ un, 1909 yılında, 33 yaşında, Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş gibi romanları yayınlandıktan ve şöhret olduktan sonra yazdığı Martin Eden adlı kitabında, kendi yaşamından karelere çokça yer verdiği bilinmektedir. Martin’ in, büyük bir yazar olma ve ekmeğini yazarlıktan kazanma ideal ve çabası aslında London’ un yaşanmış anılarının izdüşümüdür. Bu yönüyle Martin Eden’i, bir otobiyografi kitabı olarak da okumak gerekir.
Kitabı kurgusal olarak şu şekilde özetleyebilriz: Martin’ in, burjuvaya duyduğu öykünme, Ruth’ a olan sevgisi, yetersizliklerini keşfedişi, yaşamını sürdürebilmek için verdiği kavgalar, açlıktan ölmemek ve yazdığı yazıların yayınlanması için dergilere göndermek üzere yaptığı posta masraflarının karşılanabilmesi için verdiği insanüstü entelektüel ve ekonomik çabalar, geçmişiyle yüzleşmesi, aydınlanma süreci ile paralel olarak olarak öykündüğü hayatın boşluğu üzerine keşifleri, sevgiyi tartışması, güzelliği araması, farklının ve kurulu düzenin dışına çıkanın dışlanmasına şahitliği, hayatın hiçliğine dair tespitleri ve içine düştüğü boşluğu kesin olarak son verme hamlesi.
Bu müthiş kurgu içerisinde her şey olması gerektiği gibi giderken, Ahh be London, ne diye intihar ettirdin Martin’i. Kahramanımızın tüm aydınlama süreci sonucunda edindiği gerçek; ‘görev tamamlandı’ duygusuyla içine düştüğü boşluk muydu yani. Oysa ki, Martin’ i hayata bağlayabilecek Lizzie fırsatı vardı. Bu kızın baştan sona kadar Martin’ e duyduğu gerçek sevgiye niçin saygı göstermedin? Genç ve sağlıklı bir bedene sahip Martin’ in, ruhunun iyileşmesi için biraz daha bekleyemez, Lizzie ile birlikteliğini sağlayarak bir şans daha veremez miydin? Lizzie, Martin’ in sınıfından ve onu olduğu gibi kabullenen ve “senin için ölürüm” diyen biri değil miydi? Üstelik, “sen hastasın” diyebilecek kadar öngörülüydü bu kızcağız. Olmadı. Yaptıkları ile milyonların beğeni ve hayranlığını kazanan kahramanımız, hayat denen savaş sahnesini böyle kendini boşluğa bırakarak üstelik gencecik bir yaşta terk etmemeliydi. Onun daha devireceği önyargılar, kavga edeceği serseriler, tartışacağı öküz kafalılar vardı. Aslında London, müslümanların peygamberi Muhammed’ i tanısaydı, kahramanını boşluğa bırakmazdı diye düşünüyorum. Martin, tıpkı Brissenden ve Gerçek Pisliktekiler gibi hayata dair yazılan her şeyi okumuştu. Batı medeniyetinin tüm düşünsel evrimlerini okuyan, tartışan, değerlendiren ve sonuçlar çıkaran Martin, Doğu’ yu es geçmiş. Ama bu onun suçu değil. Doğunun ve özellikle de müslümanların, kahramanımızın önüne koyabileceği bir medeniyeti kalmamış ki. Haksızlık etmeyelim, kalmış olsa bile endüstriyel editoryalın, bunu Batılılara sunmaya niyeti olmamamış ki.

İlk olarak 2011 yılında okuduğum ve o zaman beni derinden etkileyen kitabı, aradan iki sene geçtikten sonra yeniden okuduğumda tekrar sarsılabileceğimi tahmin etmemiştim. Martin’ in, hayata beton gibi çakılmış, aydınların yerinden kıpırdatmaya cesaret dahi edemediği önyargı ve dar görüşlülükleri kısa sürede darmadağın eden düşünsel gelişim ve aydınlanma sürecini coşkuyla selamlıyor ve SEN ÇOK YAŞA MARTİN diyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 

Blog Template by BloggerCandy.com