Eskiden, sinema filmlerinin
duyurularında yer alan bir tanımlama vardı: “32 kısım tekmili birden” diye.
İşte Jack London’ ın Martin Eden’ i böyle bir kitap. Kitapta; yok, yok. Aşk,
tutku, hırs, acıma, kavga, yoksulluk, açlık, acı, şöhret, bunalım, intihar…
Martin’ in hayatının kısa bir kesitine ustaca sığdırılabilmiş bu kişisel
duygular, felsefe, psikoloji, sosyoloji ve edebiyat gibi bilimlerin kuramları
altında ışığa tutulmuş ve tartışılmış.
Martin’ in,
tesadüf eseri karşılaştığı bir burjuva ailesine öykünmesi ve kızlarına duyduğu
sevgi ile başlayan serüveni başından sonuna kadar bir solukta okunabilecek bir
akıcılık ve merakla devam ediyor. Martin’ in -aydınlanma süreci
diyebileceğimiz- bu süreçte yaşadıkları inanılmaz. Onun gençliği, enerjisi,
azim ve kararlılığı, sabrı insanı etkilerken, geçirdiği duygusal ve zihinsel
devinimler ise insanı büyülüyor. Bir şeyi merak ediyorum. İçinizde, Martin’ in,
Brissenden ile girdikleri felsefi muhabbetleri sıkılmadan okuyan oldu mu? Ya
“Gerçek Pislik” te geçirilen
-Martin’ in
hayatımın en güzel gecesiydi dediği- gecede, Nietche, Schopanhaur, Kant,
Helbert Spencer, Berkeley gibi felsefecilere dair yapılan muhabbetten bir şey
anlayan oldu mu? Eğer bu sorulara kısmen de olsa “evet” cevabını verebiliyorsanız,
rahatlıkla sizin de aydınlanma süreci içerisinde olduğunuzu iddia edebilirim.
London’ un, 1909
yılında, 33 yaşında, Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş gibi romanları
yayınlandıktan ve şöhret olduktan sonra yazdığı Martin Eden adlı kitabında,
kendi yaşamından karelere çokça yer verdiği bilinmektedir. Martin’ in, büyük
bir yazar olma ve ekmeğini yazarlıktan kazanma ideal ve çabası aslında London’
un yaşanmış anılarının izdüşümüdür. Bu yönüyle Martin Eden’i, bir otobiyografi
kitabı olarak da okumak gerekir.
Kitabı kurgusal
olarak şu şekilde özetleyebilriz: Martin’ in, burjuvaya duyduğu öykünme, Ruth’
a olan sevgisi, yetersizliklerini keşfedişi, yaşamını sürdürebilmek için
verdiği kavgalar, açlıktan ölmemek ve yazdığı yazıların yayınlanması için
dergilere göndermek üzere yaptığı posta masraflarının karşılanabilmesi için
verdiği insanüstü entelektüel ve ekonomik çabalar, geçmişiyle yüzleşmesi,
aydınlanma süreci ile paralel olarak olarak öykündüğü hayatın boşluğu üzerine
keşifleri, sevgiyi tartışması, güzelliği araması, farklının ve kurulu düzenin
dışına çıkanın dışlanmasına şahitliği, hayatın hiçliğine dair tespitleri ve
içine düştüğü boşluğu kesin olarak son verme hamlesi.
Bu müthiş kurgu
içerisinde her şey olması gerektiği gibi giderken, Ahh be London, ne diye intihar
ettirdin Martin’i. Kahramanımızın tüm aydınlama süreci sonucunda edindiği
gerçek; ‘görev tamamlandı’ duygusuyla içine düştüğü boşluk muydu yani. Oysa ki,
Martin’ i hayata bağlayabilecek Lizzie fırsatı vardı. Bu kızın baştan sona
kadar Martin’ e duyduğu gerçek sevgiye niçin saygı göstermedin? Genç ve
sağlıklı bir bedene sahip Martin’ in, ruhunun iyileşmesi için biraz daha
bekleyemez, Lizzie ile birlikteliğini sağlayarak bir şans daha veremez miydin?
Lizzie, Martin’ in sınıfından ve onu olduğu gibi kabullenen ve “senin için
ölürüm” diyen biri değil miydi? Üstelik, “sen hastasın” diyebilecek kadar
öngörülüydü bu kızcağız. Olmadı. Yaptıkları ile milyonların beğeni ve
hayranlığını kazanan kahramanımız, hayat denen savaş sahnesini böyle kendini
boşluğa bırakarak üstelik gencecik bir yaşta terk etmemeliydi. Onun daha
devireceği önyargılar, kavga edeceği serseriler, tartışacağı öküz kafalılar
vardı. Aslında London, müslümanların peygamberi Muhammed’ i tanısaydı,
kahramanını boşluğa bırakmazdı diye düşünüyorum. Martin, tıpkı Brissenden ve
Gerçek Pisliktekiler gibi hayata dair yazılan her şeyi okumuştu. Batı
medeniyetinin tüm düşünsel evrimlerini okuyan, tartışan, değerlendiren ve
sonuçlar çıkaran Martin, Doğu’ yu es geçmiş. Ama bu onun suçu değil. Doğunun ve
özellikle de müslümanların, kahramanımızın önüne koyabileceği bir medeniyeti
kalmamış ki. Haksızlık etmeyelim, kalmış olsa bile endüstriyel editoryalın,
bunu Batılılara sunmaya niyeti olmamamış ki.
İlk olarak 2011
yılında okuduğum ve o zaman beni derinden etkileyen kitabı, aradan iki sene
geçtikten sonra yeniden okuduğumda tekrar sarsılabileceğimi tahmin etmemiştim.
Martin’ in, hayata beton gibi çakılmış, aydınların yerinden kıpırdatmaya
cesaret dahi edemediği önyargı ve dar görüşlülükleri kısa sürede darmadağın
eden düşünsel gelişim ve aydınlanma sürecini coşkuyla selamlıyor ve SEN ÇOK
YAŞA MARTİN diyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder